OBEZİTE


OBEZİTE

OBEZİTE NEDİR?

Obezite, yaşamın kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olup dünya sağlık örgütü tarafından yüzyılımızın en önemli sağlık sorunlarından biri olarak kabul edilmektedir.

Obezite problemi olan hastaların yaşam süreleri normal kilolu kişilere göre 10–15 yıl daha kısadır. Obezite nedeniyle ortaya çıkan diyabet ve hipertansiyon gibi sağlık problemleri ömür boyu ilaç kullanmayı gerektirmekte ve başka sağlık problemlerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Birçok bilimsel çalışmada, obezitenin düzeltilmesi ile hastaların bu tür ikincil sağlık problemlerinin ortadan kalktığı, yaşam sürelerinin uzadığı bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. 

OBEZİTENİN OLUŞUMU

Pankreansımızdan salgılanan insülin hormonu kan şekerini enerji olarak kullanmamızı sağlamaktadır. Kullandığımız enerjiden fazlası yani gereğinden fazla artmış olan kan şekerimiz insülin hormonu tarafından vücudumuzda yağ olarak depo edilmektedir.

Ağzımıza besin maddesini almayla birlikte kan şekerimiz ve insülin hormonumuz yükselmeye başlamaktadır. Yemek yedikten 2,5–3 saat sonra kan şekerimiz insülin etkisiyle azalmaktadır. Bunun akabinde vücudumuzun enerjisini sağlamak için yine pankreansımızdan salgılanan glukagon hormonu devreye girerek karaciğerimizde yedek olarak depolanan şekerin kana geçerek gerekli enerji ihtiyacımız karşılanır. Glukagonun etkisi ile de yaklaşık 2 saat kadar daha enerjimiz temin edilmiş olur. 4–5 saat sonra bir şey yemesek bile enerji ile çalışan vücut organlarımız çalışmaya devam etmekte ve bizler de günlük faaliyetlerimizi devam ettirebilmekteyiz. İşte burada leptin hormonu devreye girmektedir. Leptin hormonu sayesinde vücudumuzun çeşitli bölgelerinde depo edilmiş yağlar yıkılarak gerekli olan enerji sağlanmış olmaktadır.

            Sık sık bir şeyler atıştırılması ya da çok büyük porsiyonlar tüketilmesi sonucu insülin hormonu fazla salgılanacağı için kan insülin düzeyi uzun süre yüksek kalacaktır. İnsülin hormonunun sürekli salgılanması leptin hormonunun da sürekli olarak salgılanmasına sebep olmaktadır. İnsülin ve leptin hormonlarının dolaşımda uzun süre yüksek olarak kalması bütün dokularda bulunan insülin ve leptin reseptörlerinin etkinliğini azaltacak hatta bu reseptörlerin iş görmez hale gelmesine sebep olmaktadır. Bunun sonucunda da leptin hormonu pankreasta bulunan hücreleri etkileyemeyecek ve dolayısıyla insülin salgılanmasını engelleyemeyecektir. Bu şekilde kanda insülin ve leptin giderek artmasına rağmen dokular bu hormonların komutlarını algılayamayacaklarından fonksiyonlarını yerine getiremeyecektir. Leptin hormonunun komutunu alamayan pankreas hücreleri insülin salgılamaya devam edecek ve yağların depolanması da bu şekilde sürüp gidecektir. Bu duruma insülin ve leptin direnci diğer ifadesiyle hiper insülinemik hastalık denmektedir. Bu şekilde genel bir metabolizma bozukluğu sonucu dejeneratif hastalıklar meydana gelmektedir. Dejeneratif hastalıklar genel bir metabolizma bozukluğu sonucu olmaktadır. Metabolizma bozukluğunun nedeni ise insülin, leptin ve bir stres hormonu olan adrenalin hormonu direncidir.

Obezitenin sebep olduğu hastalıklara; karaciğer yağlanması, diyabet, hipertansiyon, kalp krizi, felç, inme, kronik artritler, kanser çeşitleri, alzheimer, erken bunama, fibromiyosit, polikistik meme hastalığı, polikistik over sendromunu dejeneratif hastalıklara örnek olarak verebiliriz.

İnsülin ve leptin direnci olan kişiler sık sık acıkır ve devamlı olarak acıkma ya da doyamama korkusu içinde yaşarlar. Acıkmanın ve korkunun etkisi ile her türlü tatlı, çikolata, şeker ve şekerli içeceklere saldırırlar. Bu şekilde yağlar yakılamadığı gibi kilo almaya devam edilir.

            Karaciğer yağlanması sonucu gelişen göbek yağlanması insülin ve leptin direncinin önemli bir belirtisidir. Göbek yağlanması karın boşluğumuzun ve bütün organlarımızın yağla dolup taştığının bir göstergesidir.

TEDAVİ

Hastalara diyet oluştururken mutlaka hastanın beslenme tarzı ve damak tadı dikkate alınmalıdır. Kişilerin damak tadını dikkate almadan oluşturulan diyetler kalıcı başarı sağlayamayacaktır.

Düşük glisemik indeksli besinlerin tüketilmesi önem arz etmektedir. Asıl olan damak tadımıza hitap eden düşük glisemik indeksli gıdaların tüketilmesidir.

Yapılan araştırmalar insülin ve leptin direncinin ilk etapta hareketsizliğe bağlı olarak bacak adalelerinde başladığını göstermiştir. Fizik aktivite yaparak bu bölgelerdeki insülin ve leptin direncinin kırılması mümkün olmaktadır. Bacak adalelerinden sonra karaciğer ve diğer organlarda insülin ve leptin direnci gelişmektedir. Şişman kişilerde karaciğer yağlanmasının oluşması sonucu göbek etrafında yağlar birikir. Fizik aktivitemizi arttırarak insülin ve leptin direncinin gelişmesini önlemek elimizdedir. Fiziksel aktivitemizi arttırarak oluşmuş olan insülin ve leptin direncini ve bu sebeple gelişebilecek dejeneratif hastalıkları önlemek ve geri çevirmekte her zaman mümkündür.

Hipokrat “Uzun yol yürüyen, uzun yaşar.” demiştir.

Düzenli fiziksel aktivitenin yanında düşük glisemik indeksli gıdaları tüketerek insülin ve leptin direnci yavaş yavaş kırılmaktadır.

Düşük glisemik indeksli gıdalar uzun süre tokluk hissi sağlayan yiyeceklerdir. Bu tür gıdaları tüketenler uzun süre acıkmaz dolayısı ile sık sık yemek yeme ihtiyacı hissetmezler. Bu şekilde reaktif hipoglisemik ataklar oluşmaz. Sık sık insülin hormonu salgılanmadığı içinde insülin ve leptin direnci gelişmez.

Yüksek glisemik indeksli gıdaların tüketilmesi sonucu insülin hormonu hızla kanda yükselir kan şekerinin çabucak kullanılmasına ve hızla düşmesine sebep olur. Reaktif hipoglisemi diye adlandırılan bu durum insülin ve leptin direncinin en belirgin belirtisidir. Aşırı açlık hissi, mide burkulması, huzursuzluk gibi durumların giderilmesi için tatlı, çikolata, şekerlere ve aşırı şekerli içeceklere hücum edilir. Bu kısır döngü böylece devam eder. Lifi fazla olan posalı yani karbonhidrat oranı düşük yiyeceklerin hazmı yavaş olduğundan mide ve ince bağırsakta uzun süre kalırlar. Yiyeceklerin mide ve ince bağırsakta uzun süre kalmaları başta leptin hormonu olmak üzere mide ve ince bağırsağın son bölümlerinden salgılanan bazı hormonlar beynimize tokluk hissi oluşturur.

Kilo vermek ve sağlığımızı kazanmak açısından özellikle akşam 19:00–20:00 saatlerinden sonra yatıncaya kadar hiçbir şey yenmemeli ve şekerli içecek içilmemelidir. Su, ayran, şekersiz ve tatlandırıcısız olmak şartı ile limonlu çay, yeşil çay, tarçın ve karanfil çayları içilebilir. Gece geç saatlerde en ufak bir şey yenmesi dahi leptin hormonunun salgılanmasını engeller. Ağzımıza aldığımız herhangi bir lokma bile kan şekeri ve insülini hemen yükseltir ve leptin hormonunun devreye girmesini öteler.

Kilo verebilmemiz ve verdiğimiz kiloda hayat boyu kalabilmemiz için düşük glisemik indeksli yiyeceklerin tüketilmesi yeterli değildir. Bu şekilde beslenme ile birlikte fiziksel aktivitenin arttırılması ve yemeklerimizin zamanlamasının da önemi büyüktür.

Şeker hastası olmayan normal kişilerde dahi kan şekerinin kısa süre bile yüksek kalması serbest oksijen radikallerinin yapımını arttırdığından vücutta tahribat yaptığı gözlenmiştir. Eroin kadar bağımlılık yapan en tatlı zehir olan şeker ve yüksek glisemik indeksli yiyeceklerin her türlüsü kanımıza geçer geçmez kan şekerini büyük bir hızla yükselterek serbest oksijen radikallerini aşırı bir şekilde artırmaktadır.

Şeker ve şekerli yiyecekler sebep olduğu hastalıklardan birkaç tanesini sıralayacak olursak: vücudun mineral dengesini bozar, büyüme hormonunu azaltır, protein emilimini engeller, dokuların esnekliğini ve işlevini bozar, enzimlerin fonksiyonlarını bozar, DNA yapısında zarara yol açar, alkol gibi zehirleyicidir, bağımlılık yapıcı bir maddedir, bağışıklık sistemini zayıflatır, depresyona neden olur, dikkatsizliğe, ciltte kırışıklığa neden olur, konsantrasyon bozukluğu yapar, hormonal dengeyi bozar, vücutta su tutumunu çoğaltır, HDL’yi düşürür ve dejeneratif hastalıkların başlangıcı olan kan trigliseritlerini yükseltir, hipo glisemiye, diyabete, obeziteye, hiper tansiyona, damar sertliğine, astıma, karaciğer yağlanmasına, böbrek taşlarına, kabızlığa, hemoroite, varise, artirite, osteoporoza, parkinsona neden olur. Her türlü kanser hücresini besler safra yolu kanserine yol açabilir, mide kanseri riskini arttırır, meme, yumurtalık, prostat ve kalın bağırsak kanserine neden olabilir.

Sağlıklı beslenmede birinci kural ne yemeyeceğimizi değil neleri yiyeceğimizi düşünüp planlar ve alışverişimizi ona göre yaparsak işimizi oldukça kolaylaştırmış oluruz.

Düzenli fiziksel aktivite yaparken ayrıca beynimizde mutluluk hormonu denilen endorfin ve böbrek üstü bezinden de adrenalin salgılanmaya başlar. Bu iki hormonda egzersiz sonunda vücutta doğal olarak rahatlama, gevşeme ve uyku haline sebep olur. Egzersiz sonunda stres giderilmiş olur.

Düzenli ve sürekli yapılan egzersiz insülin ve leptin direncini kırar ve gelişmesini önler. Egzersiz de organizmada yararlı şu değişiklikler olmaktadır: egzersizin ilk 15–20 dakikasında bacak adelelerinde glikojen olarak depolanmış glikojen yakıt olarak kullanılır. 20 dakikadan sonra kanda bulunan şeker ve serbest yağlar kullanılır. Dolaşımda bulunan birikmiş yağ ve şekerler bu şekilde azalır. Böbrek üstü bezinden adrenalin hormonu salgılanır. Adrenalin hormonu depo yağlarımızı yıkarak gerekli enerjiyi sağlar. Uzun süren egzersiz sırasında yorgunluk hissetmemizin nedeni salgılanan adrenalin hormonudur. Tokluk hissetmemizin nedeni de adrenalin hormonunun bir süre daha depo yağlarını yakmaya devam etmesine bağlıdır. Eğer egzersiz 40 dakikadan fazla sürecek olursa karaciğer ve vücutta birikmiş olan yağlar yıkılarak kan şekerine dönüşür ve gerekli enerji sağlanmış olur.

Aldığımız gıdanın enerjisi harcadığımız enerjiden fazla olunca da insülin hormonunun ikinci önemli etkisi devreye girer ve artmış kan şekerini depo yağlara (trigliserid) dönüştürerek birikmesine sebep olur.

SAĞLIKLI BESLENME

Beslenme biçimimiz yaşa, cinse ve faaliyet düzeyine göre değişik şekillerde hazırlanmalıdır, yani kişiye özel olmalıdır.

Hele menopoz/andropoz döneminde günlük enerji ihtiyacı oldukça azalmaktadır. Oysa bu yaşlarda bile beslenme alışkanlıklarımızı hiç değiştirmeden, yiyeceklerimizin miktarlarını biraz olsun azaltmadan aynı şekil ve miktarda besinleri tüketmeye devam etmekteyiz. Yaşımız ilerledikçe hareket etme ihtiyacımız arttığı halde, bizler tersini yapmakta mümkün olduğu kadar az hareket edip ihtiyacımızdan fazla  yemek yemekteyiz.

Bazı bilim adamları ise insanların her gün ayni hacimde gıda aldığını, bu nedenle gıda hacminin posalı  gıdalar, meyve ve sebzelerden  oluşmasının kilo kaybında önemli olduğunu ileri sürmektedirler.

Akupunktur ile Zayıflama

Şişmanlıkta beslenme ile ilgili tedavinin amacı; bireyin cinsiyetine, ya­şına, boyuna, fiziksel aktivitesi ve beslenme alışkanlıklarına uygun ve kalıcı bir bes­lenme programının hazırlanmasıdır.

Kilo verme sırasındaki en önemli husus kişinin sabrı ve kararlılığıdır.

Şişmanlığın % 4–5 i genetik bozukluklara, % 10’u da hormonal, metabolik ve psikiyatrik nedenlere bağlıdır.

% 90’ı ise yaşam tarzımızdan, enerji dengesizliğinden yani harcadığımızdan fazla enerji almamızdan kaynaklanmaktadır. Kilo verebilmek için az kalori alıp aldığımızdan daha fazla harcamalıyız.

Şişmanlığın altındaki hastalık teşhis edildikten sonra tedavi edilir. Eğer şişmanlık yaşam tarzından yani enerji dengesizliğinden kaynaklanıyorsa bu süreç çok yönlü ele alınmalıdır. Birinci hedef yaşam tarzını revize edip kalıcı hale getirmek olmalıdır. Amaç kısa sürede hedeflenen kiloyu vermek olur ise belki verilir ama çoğunlukla daha fazlasıyla geri alınmaktadır. Obezitenin bir nedeni de yaşam tarzına uyarlanmamış hızlı kilo vermeyi amaçlayan diyetlerdir.

Öncelikle kişinin yaşam tarzı ele alınarak burada kilo almaya neden olan alışkanlıklar değiştirilmelidir. Bu zor ve uzun bir süreçtir. Alışkanlıklar zamanla kazanılmaktadır. İyi alışkanlıkların da edinilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Öncelikle kişinin farkındalığını sağlamak gerekmektedir. Yani yaşam tarzındaki fazlalıkları ve eksikliklerini görüp revize etmesinin gerektiği kesin kanaatine varacaktır. Kişinin diyeti düzenlenirken de damak tadı mutlaka dikkate alınacaktır. 

Beslenmede gıdanın cinsi ve miktarı önemli olduğu kadar yeme şeklide önemlidir. Asrımızda çok şeyle baş etmek mecburiyetindeyiz. Bundan dolayı adeta zamanla yarışmaktayız. Zaman kıtlığından beslenmemizde nasibini almış bulunmaktadır. Çoğumuz yemeğimizi hızlı tüketmekteyiz. Bu da doymamızı yanlış verilerle algılamamıza sebep olmaktadır. Doyduğumuzu midemizin gerilmesiyle algılamaktayız. Bu da gereğinden fazla yememize sebep olmaktadır. Bunu biraz açacak olursak; olaya önce acıkmayla başlayalım.

            Kan glikoz seviyesi düşünce beynimizin komutuyla bir dizi reaksiyonlar sonucu acıktığımızı anlarız. Yemek yeme ihtiyacı hissederiz. Yemek yeme ihtiyacımızın oluşması yani acıkmamız kan şekerinin düşmesiyle oluşur. Ama çoğunlukla doymamız midemizin şişmesiyle-gerilmesiyle olmaktadır. Acıkmamız neyle oluyordu? Kan şekerimizin düşmesiyle. Doymamız da kan şekerinin yükselmesiyle, istenilen seviyeye çıkmasıyla olmalıdır. Öncelikle bu yanlışın düzeltilmesi gerekmektedir. Yanlışlık doyma şeklimizdedir. Doymamız acıkmamız gibi olmalıdır. Yani nasıl kan şekerimiz düşünce acıkıyorduk, kan şekerimiz yükselince de doyduğumuzun farkına varmalıyız. Yani doymak midemizin şişmesiyle değil kan şekerinin yükselmesiyle olmalıdır. Açlık hissimiz geçince doyduğumuzun farkına varıp yemeğe son vermeliyiz.

Ne kadar sürede doyarız, ne kadar sürede kan şekerimiz yükselmektedir? Aldığımız besinlerin sindirilip kan şekerinin yükselmesi için yaklaşık 20 dakikaya ihtiyaç vardır. 20 dakikada da mideyi şişirecek kadar gereğinden fazla besin maddesi alınabilir. Bunun için ne yapmalıyız? Besinleri çok çiğnemeliyiz. Sindirim ağızda başlar. Lokmayı 20–25 kere çiğnemeliyiz. Bu şekilde hem besinler mekanik olarak parçalanır hem de ağızdaki sindirim enzimleriyle yeterli sürede muameleye tabi tutulmuş olur. Bu şekilde midedeki sindirimi daha kolay ve daha kısa sürede olur. Mideden ince bağırsağa daha kısa sürede geçer. İnce bağırsaktan ise emilmektedir.

Çok çiğneme bize neler kazandırmaktadır? Özetleyecek olursak;

—Ağızda yeterince çiğnenen-sindirilen besinin mideden geçişi hızlandırmaktadır. Bu da kan şekerimizin daha erken yükseleceği anlamına gelir.

—Tat alma duyumuz dilimizdir. Ağzımızda bir gıda ne kadar fazla kalırsa o gıdanın tadını daha uzun süre algınlarız. Beynimizin tatla doyması gıdanın miktarıyla değil dille temas süresiyle ilgilidir. Sevdiğimiz yiyecekleri çok yememizin midemizle değil dilimizle lakası vardır.

Çok çiğnemeyi alışkanlık haline getirmeliyiz.

Bir de açlığımızın geçtiğine dikkat etmeliyiz. Açlığımız geçince yani kan şekerimiz yükselince yemeğe son verebiliriz/vermeliyiz.

Aldığımız gıdaların içeriğine de dikkat etmeliyiz. Tek yönlü beslenme de yanlıştır. Aldığımız besinlerin %12~15’i prote­inden, %25-30’u yağlardan, %55~60’ı karbonhidratlardan oluşmalıdır.

Şu kesindir ki; akupunktur zayıflatmaz, sürece yardımcı olur.

Öncelikle akupunkturun etki mekanizmasına bir göz atalım;

            Analjezik Etki: En çok bilinen ve kullanılan etkilerinden biridir. Baş ağrıları, bel ağrıları, romatizmal ağrılar ve benzeri ağrılarda bazı spesifik noktalar kullanılarak ağrı kesici etkiler sağlanmış olmaktadır.

Sedasyon (Sakinleştirici) Etkisi: Bazı hastalar, tedavi sırasında uykuya dalarlar ve dinçleşmiş, canlanmış olarak uyanırlar. Bu tip hastaların, akupunktur tedavisi esnasında alınan EEG’lerinde delta ve teta dalga aktivitelerinde azalma tespit edilmiştir.

Hemostazis (Düzenleyici) Etkisi: Bunun anlamı, vücudun uygun bir dengeye getirilmesidir. Normalde, hemostazis; Otonom Sinir Sisteminin Sempatik ve Parasempatik dengelerinin kurulmasını amaçlar. Bu mekanizma, birçok hastalıkta ciddi olarak düzenleyici, ayarlayıcı etki yapar ve dengenin orijinal seviyesine gelmesi için gerekli onarımların yapılmasında çok yardımcı olur.

İmmuniteyi (Bağışıklık Sistemini) Arttırıcı Etkisi: Vücudumuzu, bakteri ve virüslerin neden olduğu enfeksiyonlardan koruyan bağışıklık sistemini güçlendirir. Vücudun hastalıklara karşı direncini arttırır. Akupunktur tedavisinden sonra, lökositlerin (Beyaz kan hücreleri) arttığı, vücudun direnç gücünü oluşturan gamaglobulinlerin, antikor ve substanslarının kandaki seviyelerinin arttığı tespit edilmiştir.

Psikolojik Etki: Bu etki otosuggesyon (telkin) ile ya da hipnozla karıştırılmamalıdır. Akupunkturun psikolojik etkisi, seans öncesi oluşmamakta, akupunktur tedavisini takiben ortaya çıkmaktadır. Hipnoz genel popülâsyonda %10- 15 etkili olduğu halde, akupunktur bütün insanlarda ve de hayvanlarda çeşitli derecelerde etkili olmaktadır. Bu etki orta beynin retiküleformasyonu ve diğer önemli yerlerinden sağlanır. Ölçülebilir etkiler beyin dokusunun metabolik kimyasallarının tetkikleri ile saptanmış durumdadır. Dopamin ve serotonin düzeyleri akupunktur uygulamasından sonra artmaktadır.

Motor Tamir Etkisi: Paralizilerde motor iyileşme akupunktur ile hızlanmaktadır.

Rejenerasyon Etkisi: Bölgesel kan akımını arttırarak hücre yenilenmesini sağlamaktadır.

Akupunktur kilo verme sürecinde yukarıdaki etki mekanizmalarının bir kaçı ile yardımcı olmaktadır.

Şöyle ki;

1. Hipotalamusta bulunan iştah merkezini etkileyerek hastanın iştahını düzenler ve hasta daha az yemekle doyar.

2. Mide asit salgısını azaltarak diyet sırasında hastanın mide kazıntısı ve mide yanması gibi sorunları olmaz.

3.Kabızlığı önlemektedir.

4. Diyet sırasında halsizliği ve bitkinliği önler. Diyet sırasında hasta kendini daha dinç hisseder.

5. Metabolizma hızını düzenler.

6.Serotonin ve endorfin seviyesini artırarak diyet sırasında kişiye huzur verir ve sedasyon sağlar.

İştah ve uykunun düzenlenmesinde rol oynayan çok önemli bir hormon olan serotonin beyinde salgılanmaktadır. Yediğimiz karbonhidratlar insülin salgılanmasını uyarırken, serotonin hormonunda da geçici olarak aşırı bir salınmaya neden olurlar.  Beyinde serotonin azalınca tatlı şeylere hücum eder, tatlı yemek isteriz. Özellikle çikolatada bol bulunan triptofan  isimli aminoasit beyinde serotonine dönüşerek  mutluluk verir. Atıştırma ile  pankreas bezinden insülin salınır ve bu insülin serotoninin geçici olarak yükselmesini sağlar. Stresli durumlarda da beyindeki serotonin azalır ve daha fazla serotonine ihtiyaç duyulduğundan atıştırmalar başlamaktadır. Bu nedenle insulin ve serotoninin kontrol altına alınması kilo kaybı acısından çok önemlidir

En  azından bir düzine hormon açlık ve tokluk hissi yaratmaktadır.

Örneğin düşük dopamin seviyesi depresyona, libidonun düşmesine, vücudun motor kontrolünün kaybedilmesine, takıntıların artmasına, bağımlılıkların edinilmesine, dikkat eksikliğine, konsantrasyonunun uzun süreli sağlanamamasına ve sürekli açlık hissine yol açtığı bilinmektedir. Akupunkturla dopamin normal seviyesine gelmektedir.


Dr. Yusuf Ziya LEVENTOĞLU